19 Haziran 2009 Cuma
orda bi hatun var.
sonra yürümeye devam ediyoruz. sahildeyiz. oturuyoruz kıyıya. konuşuyoruz. soruyorum ona, daha önce sormadığım şeyleri. sonra benmişim gibi yaşıyorum anlattığı o hikayeleri. sanki gerçekmişiz gibi. birmişiz gibi. en sevdiği ketçapmış, daha önce bilmiyordum mesela. oysa ben, mayonez severim. en sevdiği tonguçmuş, ben ben şeyi severim ...'i. sonra; en eğlendiği gün en sevdiği gün, geçen günmüş. olmak istediği yermiş orası. benimse, geçen gece gittiğim bardı olmak istediğim yer.
şimdi çarpıyor yüzüme rüzgarlar. belki biraz ürpertiyor ama bunu seviyorum. yeni mi anlamışım bilmiyorum. ama yeni öğrenmişim. tek değilmişim. sonra şarkılar söyleniyor dönme dolabın tepesinde. "kalbim ellerim kadar küçük değil." artık bıkıyoruz şarkıdan "bugün"den olduğu gibi.
oturuyoruz sonra. tongucuyla konuşuyor, kızdırıyor, seviyor. ben ben oturuyorum öyle. konuşmuyorum. fotoğraf çekiyorum. sadece fotoğraf. tek gerçeğimmiş gibi. oysa çok da severim fotoğraf çekmeyi. sonra sıkılıyorum ama. fizik kitabı buluyorum bitane. açıyorum; bakıyorum boş boş. nereye kime baktığımı bilmeden. diyorki, kurbaa bi tahtaya binmiş yürüyormuş tahtanın altında top varmış nereye gelirse dağdaki inek aşağı iner ve otlamaya başlarmış kuzular 3'er yumurtlarsa kediler kaç kere ölürmüş filan. sıkılıyorum ondan bundan da. şarkı söylüyorum sonra "kalbim ellerim kadar küçük değil."
sonra kalkıp dans ediyorum uyduruktan. ben, saçma sapan anlatıyorum, konuşuyorum öyle dağdan bayırdan kucaktaki çocuktan yardan bağdan, orda oturan hıyardan... sonra "git başımdan" diyor bana. aldırmıyorum. tonguç kaçıyor, aldırmıyorum. hatun uykuya dalıyor, bende yatıyorum...
yavaş yavaş anlıyorum, yalnız değiliz hiçbirimiz...
17 Nisan 2009 Cuma
İşte o kız bu kız şu kız...
Düşünmeden konuşmasının cezasını çekiyordu oysaki neden aramazken.
Zamanında olanlara aldırmamış, herkesi kırmıştı bencilce.
Tek tek kaybedince,
Anlamıştı hatasını, susmuştu ölümüne.
Hiç bilmediği bir yerde, kimin eli kimin cebinde, yaşıyordu öylece.
Deliriyor muydu? Bilmiyordu…
Karşıdan karanlıklar içinden biri geliyordu, sanki, ona doğru.
“Sen de kimsin” diye soruyordu.
Ama, cevap alamıyordu, çünkü kimse O’nu duymuyordu.
Çünkü O susuyordu…
İçinden sorular sorup duruyordu.
“-Adımı sorma. Sana geldim, yardıma.
-
-Öylece bakma bana.
-
-Eğer, yardıma ihtiyacın yoksa…
-
-Peki, gidiyorum. Rahatsız ettim, kusura bakma.
- “
Cevapta vermek istiyordu aslında.
Konuşamıyordu ama.
Uzunca bir süre sonra geriye dönüp baktığında, geçmişin enfes kokusunu hatırladı.
İnsanlar, severdi O’nu, çok severdi…
Ama O bunun farkında bile değildi.
Umursamazdı.
Şimdi, çaresiz, aç, pis kokuyordu.
Yaşıyor muydu?
Buna ‘yaşamak’ mı diyordu.
Yaşamak buysa O ölsündü…
-Bu sabah aha şurda ölü bulduk O’nu.
-Öldü mü? Yardım edecektim O’na, elinden tutacaktım!
-Çöpe attık bedenini. Kimsesi yoktu O’nun. Napacaksın, terk etmiş evini gelmiş buraya. E ölecek tabi sonunda!
- "
hatırlamak istemediğim...
Yalnızlıklarda ağlamak mıydı adını koyduğum?
Gece sert esen rüzgarlarda mı aradım sende bulduğum aşkı?
Adın neydi hatırlamadığım…
Sessizlikte mi kayboldum ben sarhoşluğumda?
Bedenim miydi aşk içinde kavrulan, ruhum mu?
Adını bile hatırlamadığım…
Kelimeler yetmezdi bile, sana kendimi ifade etmeye.
Donardı cehennem beni bağlayan aşkla.
O kadar acıydı sessizliğin
Ve yüzündeki tebessüm, ayrılırken…
Elimi bırakıp terk edişin mi üzdü
Yoksa, fırlattığın hançerler mi kalbime saplandı, bilemediğim…
Adın neydi, hatırlamıyorum…
Şimdiyse, belki son kez seni düşünüyorum diye avutuyorum kendimi.
Oysaki ben kim, seni unutmak kim.
Olsun, adını hatırlamıyorum…
Sadece umuyorum.
Belki yine içimdeki umut kırıntılarını görür de geri dönersin diye.
Gülüyorum.
Hiç gülmediğim kadar.
Çünkü kandırıyorum kendimi.
Adını hatırlamıyorum.