Blia Cosplay and Collection

Blia Cosplay and Collection
I Love Yoda !

18 Eylül 2024 Çarşamba

Ğ

Yoktu haberim, 

Arayıp sormadın yıllarca.

Lakin haklısın ben de aramadım seni.

Nasıl olduysa hep oradaydın ama yoktun gibiydi de aynı zamanda.

Isıt içimi; sarıl bana; uzak kalma.

Zaten özümde seni hiç unutmamıştım...

Lekeli bir atlet gibiydi aydınlıkta ilişkimiz.

Işıklar açılınca fark ettiğim deliklerini.

Gitme, gidemezdin ki hiç zaten.

Ilık ılık akan göz yaşlarımın yanaklarımda oluşturduğu kızarıklar mısın yoksa sen?

Merakına yenik düşmüş bir kedinin kurtulamadığı bir tezgah mı?

Off Yaramın Kabuğunu Niye Kopardın kiii

... Tavrımı koydum.

"Aç değilim."

Aslında olan şu: senden bir şey istemiyorum. kalbimi çok kırdın.

Kırık kalbim.

Kırık işte.

Dün de kırıktı, bugün de kırık.

Yeniden kabuk bağlamıyor işte oradaki yara.


Rabarba

Sessizliğin içinde ağrıyordu kulaklarım.

Belki de yorgun ruhun, hüzünlü çığlıkları vardı duyulmayan.

Korku filan yoktu hiç bir derinlikte ya da katmanda.

Kararma vardı sadece renklerde.


Renkler de ne güzel şeylerdi oysaki.


Gözyaşları içinde boğulmuştum belki de.

Belki de hayata yakarışım hiç bitmemişti,

Bitmemişti pesimistliğim.

Evrim geçirmişti siyah kapılar.


Renkler de ne güzel şeylerdi.


Mutsuzluk kapı zili çaldığında hatırlanırdı renkli rüyalar.

Bir şekil tedavi yöntemiydi işte içimdeki kargaşa.

Rabarbaydı beynimin içinde çalan müzik.

Biri diyordu "Tanrı içimizdeki enerji.",

Biri diyordu yalnızlık.


Renkler de ne güzel.


Siyahın tonlarını keşfetmiş olabilirdi ruhum.

Her gün başka bir gri.


Renkler.



Gülekal

Kalbinden başlar,

Sözlerinle biter.


Yağmur da olur,

Çamur da olur.


Kalan gider,

Giden kalır.


Hoşçakal,

Güle güle.



Paslı Küçük Tencere

 Bugün de her zamanki gibi erken uyanmıştı. Gece yatmadan önce çıkardığı dişlerini baş ucundaki su dolu bardaktan alıp ağzına yerleştirdi. Hafif karanlık koridor boyunca yürüdü ve zamanında belki onuncu defa beyaza boyanmış, artık plastik gibi görünen o çok eski tahta kapının dokuna dokuna aşınmış metalik kolunu aşağı indirirken; duvardaki düğmeye bastı. Karanlık bir anda aydınlanınca gözlerini kırpıştırdı. Banyoya girip, arkasından kapıyı kapatırken "gacuuuğrt" diye bir ses geldi. Eşi aslında o kapının menteşelerini yağlamasını istemişti, belki bundan bir kaç ay önceydi ama ne zaman söylediğinin bir önemi mi vardı sanki? Tuvalete otururken, yerde duran çoraplardan birini eline alıp burnuna götürdü, hala giyilebilirdi bunlar, kokmuyordu ki, eşi neden onları sepetin oraya kadar getirmişti? Sabah giymek için çıkarmıştı bunları yatarken "Kalkınca giyerim" diye düşünerek. Kafasını yana çevirerek "çkçkçk" sesi eşliğinde eşini yadırgadı. Tuvalette işi bitince kalktı ve aynaya baktı. Çapaklarını serçe parmağı ile temizledikten sonra, salona doğru gitti. Camlardan biri açıktı ve tülün bi' kısmı dışarı kaçmıştı. Kanepede yatan oğlunu gördü. Ne olmuştu da odasında uyumamıştı acaba? Oğluna yaklaştı yavaşça. Ayağını kaldırdı ve hafifçe tekmeleyerek "Kalk la ekmek al" dedi. Oğlu korkuyla uyandı. "Tt-tt-amam baba".  Yıllarca ona hizmet etmiş, emekçi olan, yer yer iplikleri ortaya çıkmış ve bütün yaşadığı eziyetlere rağmen hayata tutunan o kahverengi-yeşil (artık rengin bir önemi kalmamış) kanepesine oturup arkasına bir kırlent çekti. "Kumandayı ver." diye buyurdu oğluna... Oğlu da o sırada oturduğu yerde iki büklüm olmuş, yüzünü gözünü ovuşturup kaşıyor, bi' yandan da kendine gelmeye çalışıyordu. Sonra kalktı ve televizyonun önündeki sehpadan kumandayı alıp babasına uzattı. "Ben bugün erken çıkıcam, Ahmet Abi dükkana gel, iş gösteriyim dedi." Babası da onaylarcasına kafasını salladı kumandaya bakarken. "Git ananı kaldır da kahvaltı hazırlasın." Oğlu, banyoya giderken, annesine seslendi "Anneeeah, uyan!". Annesi aslında çoktan uyanmıştı. Hatta belki hiç uyumamıştı. Kalktı, terliklerini giydi. Başına tülbenti çekerken aynada saçlarını gördü, 'eskiden kestane gibiydi galiba' diye düşündü. Mutfağa gitti, çay suyu koyarken bir yandan da yumurtaları küçük bir tencereye yerleştiriyordu.


Yazarın, küçük tencerenin ne kadar paslı, eskimiş, yanmış olduğunu; kulpunun oynadığını filan anlatmaya mecali kalmadı. Yazdığı karakterlerden de usandı. Yazıyı hızlandırdı.

...

Adam kahvaltısını ettikten sonra eşine döndü. "Ben bi' hava alayım."

"Gelirken yoğurt unutma."

...

Hava ne güzel diye düşünürken sahilde yürümeye başlamıştı. Deniz kahverengiydi. Sahi, deniz neden kahverengiydi? Haberlerde sıcaktan demişlerdi, doğru. Sıcaklar çok artmıştı bu yaz. Her yaz gibi miydi? Yoo, eskiden yazlar ara ara serin olur, yağmurlar da yağardı. Ama köyde yaz hep başkaydı zaten. Kız mı ağlıyor orada? Aha kız oturmuş sabah sabah sahilde, ağlıyor mu o? Bana 'ne bakıyosun' işareti yaptı, ne agresif. 

"Ağlıyo musun diye baktım."

"Hıı amca, hıı."

"Noldu akraban, yakının filan mı öldü?"

"Yok bi' şey amca, önemli değil."

Sırıtmaya başlamıştı. "Sevgilinden ayrıldın." Tahmin konusunda hep çok iyiydi ama işte lotoyu tutturamamıştı.

"Hıı amca, hıı."

"Bak, sana amca nasihatı, kimse için üzülmeye değmez. Kendine edersin."

"Sağol amca, iyi günler."

"Sen bana öyle agresif şey yapınca ben de ağlıyo mu o dedim, yani dedim biri mi öldü."

"Tamam amca, iyi günler."

Yine Sana Şiir Yazdım

 Bi' eksik var diyordum kendi kendime.

Eskiden neysem oyum çünkü.

Ama olduğumu hatırladığım ben değilim ki ben.

Eksik meğersem arkadaşımmış,

Tek o varmış.

Ben yokmuşum.

Bir bakmışsın ben yokmuşum,

Sen de mi buradaydın?

Değilmişsin işte,

Her şey senin için yazılmış, çizilmiş.

Bırakıp gitmiştin, okudum da hatırladım yokluğunu.

Yokluk bir çeşit varlıkmış,

Varlığın yokluğunu çekerken;

Çekingen tavırlarla yaklaşsam sana...

Ah be,

Yalnızlığım...

Olurmuş İşte

 Yıllar olmuş almamışım kalemi elime.


Oyun platformlarında akrostiş yazmışım,

Mutfak alınacak listesi hazırlamışım,

Köpeğin boku ne renk diye sormuşum...


Ama yıllar olmuş almamışım kalemi elime.


Resim yapmışım,

Seramik kursu almışım,

Punch, örgü ve amigurumi ile uğraşmışım...


Yine de yıllar olmuş almamışım kalemi elime.


Neler neler yaşamışım bu süreçte?

Annemi kaybetmişim,

Pandemi atlatmışım,

He bi' de bayağı kilo almışım...


Of ama yıllar olmuş almamışım ki kalemi şu elime!


Kitap yazmaya kalkmışım,

Hevesim kırılmış.


İş kurmuşum,

Arkadaş dediğim arkadan vurmuş.


Evlenmişim,

Yine yalnızmışım; o değişmemiş.


İşte, yıllar olmuş almamışım ki kalemi elime,

Alsaymışım neler olurmuş...

30 Mayıs 2019 Perşembe

World of Warcraft Manzaralar
























World of Warcraft - Bard

World of Warcraft'ı Cata'dan beri oynuyorum. Bloğumda bayağı fotoğraf paylaşmışım zaten, geçmişe bakınca farkettim. Ben de kendimce bir class hazırladım. Buyrun karşınızda Bard:





Sonra insan kalkar, geldiği yere ihanet eder...

Bir gün var, bir gün neredeyiz?

   Gökyüzünün epeyce açık olduğu bir gündü. Elindeki simitten kocaman bir ısırık alarak yürümeye devam etti. Bir yandan denizin dalgalarını izlerken, bir yandan da 'keşke çay olsa' diye düşünüyordu. Güneş gözlerini kamaştırırken, simidini tutmadığı diğer elini cebine attı. Başı halen denize dönükken, eline ilişen kağıt parçasını cebinde döndürmeye başladı. 'Market fişi herhalde.' diye düşündü. Ne olduğuna bakmak için eline alıp, cebinden çıkarttı kağıdı. Başını kağıda doğru çevirip, katları açmaya başladı. Deniz hali hazırda sağında dalgalanıp duruyorken, hafiften esen rüzgar, dalgalı kahverengi saçlarını uçuruyordu. Deniz koyusu gözlerini kısmış, bir yandan güneş ışınlarından kaçınmaya çalışıyor, bir yandan da kağıttaki yazıya odaklanıyordu. Üzerindeki kahverengi peluş montu ablasından ödünç almıştı, çünkü bir süredir çalışmadığı için küçük de olsa her masraftan kaçınmaya çalışıyordu ve bu peluş mont çok güzeldi. Yumuşacıktı, sanki küçük bir ayı yavrusu gibi hissediyordu bu montun içindeyken. Ve süet diz boyu kahverengi çizmeleriyle de çok şık göründüğünü biliyordu. Çanta taşımayı sevmediği için de, ipten askılıklı cüzdan boyutlarında bir çantasını boynundan geçirmişti. 

...
   Siyah kemik gözlüklerini bulamadığı için biraz telaş olmuştu. Çünkü, bugün önemli bir iş görüşmesi vardı ve o gözlükler, O'nu olduğundan daha profesyonel gösteriyordu. Siyah deri çantasının içine CV'sini ve bilimum evrakları önceki akşamdan doldurmuştu çoktan. Takım elbisesini kuru temizlemeden almış, ayakkabılarını da cilalatmıştı. Bu işi, gerçekten istiyordu. Yıllar önce, daha ufak bir oğlanken, annesine hayallerini anlatırdı. Annesi de O'nun sarı, kırpık saçlarını okşar, gülümseyerek, istediği her şeyi olabileceğini söylerdi. O da, kocaman kahverengi gözlerini fal taşı gibi açar, 'her şey mi?' diye sorardı. Annesi, samimi bir şekilde kafasını sallayıp, onun gibi şaşıran gözlerle O'na bakar, 'evet, her şey.' derdi. O sırada aklından geçenler, her çocuk gibiydi işte. 'Belki bir gün, astronot da olabilirim, ya da kutup ayısı.' Annesi, aklından geçenleri bir bilse, nasıl kahkahalarla gülerdi. Keşke, burada olsaydı ve kemik çerçeveli gözlüklerini nereye koyduğunu ve unuttuğunu ona sorabilseydi. Annesinin vereceği cevap ne olursa olsun orada olmayacaktı, yine de sormanın verdiği bir rahatlık ve destek O'na yeterdi. Klasik anne cevabı, 'nereye koyduysan ordadır' bile dese, yeterdi O'na. Yeter ki sesini duysaydı. Ayakkabılarını giyip bağladıktan sonra kafasını kaldırdığında, gözlüklerin aslında hali hazırda gözünde olduğunu farkettiğinde kendini aptal gibi hissetmişti. Ama bu hali normaldi, dün gece neredeyse hiç uyumamıştı heyecandan. Bu işi gerçekten istiyordu. Alelacele merdivenleri indikten sonra, apartman kapısından çıktı. Neden asansörü kullanmadığını bilmiyordu. Belki de dizlerindeki bağları çözmek istemişti, kim bilir. Koşar adımlarla yola çıktı. Yaşadığı ev, dedesinden kalmıştı ve sahil yoluna 3 dakika ya var ya yoktu. Dedesinin tek torunu olma konusunda epeyce şanslı sayılırdı, ama bu kötü ve acılı geçmişi unutturmaya yetmezdi. O liseye giderken, dedesinin kullandığı arabada, teyzesi, eşi ve tek kuzeni kaza geçirmişlerdi. Kazadan sonra hepsi hastaneye kaldırılmıştı, ama biraz geç kalınmıştı. Bir tek sağ kalan kuzeni olmuştu, çok kan kaybetmişlerdi, en azından O'na söylenen buydu. Fakat daha sonra kuzenini bir daha görmemişti. Ölmediğini biliyordu ama ne olduğunu bilmiyordu. Keza, annesi ve babası da bilmiyordu. Fakat bu kazadan üç beş sene sonra annesi ve babası da aynı şekilde kaybolmuşlardı. Hiç bir şekilde haber alamamıştı. Cesetleri bulunamamıştı, kredi kartları kullanılmamış, bir gören ve duyan da olmamıştı. Yola çıktığı sırada yüzüne çarpan, denizden gelen esinti, burnunun kımışmasına neden oldu ve burnunu yukarı çekerek gelecek olan hapşuruğu engelledi. Şu an, hasta olamazdı. İmkanı yoktu. Kesinlikle. Taksi çevirmek için elini kaldırdığı sırada, sahilde yürüyen genç kıza gözü çarptı. Kahverengi bir peluş mont giyiyordu. 

...
     ...devam edecek...

11 Mayıs 2017 Perşembe

insan

ah insan.
sözler vermeyeceksin tutmayacaksan.
demeyeceksin "seviyorum", eğer sevmiyorsan.
ah insan.
ne zaman akıllanacaksın?
acıtmayacak sandığın her gün daha da canın yanacak.
kurduğun hayaller bir bir yıkılacak.
sen unutacaksın.
yeniden hayal kuracaksın.
ama her seferinde kendini kandıracaksın.
ah insan.
ne zaman büyüyeceksin?
ders almayacak mısın yaşadıklarından?
her seferinde aynı törene mi katılacaksın gerçekten?
şimdi nasıl avutacaksın kendini?
aynı yalanları mı söyleyeceksin kendine?
yoksa bu sefer farklı mı olacak sence?
ah insan.
sözler vermeyeceksin tutmayacaksan.
sadece kendini düşünmeyeceksin işte.
karşındaki de insan.
ne zaman bitecek bu umutsuzluklar?
artık çıkacak mısın aydınlığa, o girdiğin karanlıktan?
yapmayacaksın işte aynı şeyleri,
her seferinde ben mi hatırlatacağım sana?
ah insan.
umutlandırmayacaksın işte karşındakini,
kendini tutamayacaksan.
demeyeceksin "kavga etmeyelim", eğer edeceksen.
sinirlerine hakim olacaksın be insan.
her seferinde kaldırmayacak çünkü karşındaki insan.
ah be insan,
ne zaman olacaksın?

aşk şiiri 2

aşk vurur ya aniden karşı kıyıya vuran dalgalar misali.
inişli çıkışlı olur ya hani, alabora eder gemileri.
aşk acıtır ya beklemediğin bir anda,
nedenini anlamazsın ama çoktan bitmiştir belki.

duramazsın düşünmeden ama anlamazsın da.
bir vardır bir yoktur çünkü adı aşk ya.
ne solar çiçekler ne yıkılır hayaller, tıpkı binalar gibi.
ama gerçek öyle değildir işte, sarar depremler dört bir yanı.
adını koymuşsundur ama, aşk ya.

oltaya takılmak gibidir aşk işte.
gözlerini kapayıp çırpınırsın bitmesin diye.
yalvarırsın kendine,
ama olmaz.

aşk çarpar ya yüzüne keskin fırtınalar misali.
hiç beklemediğin bir anda bulur,
hiç beklemediğin bir anda gider.
ardında bıraktığı yıkıntılar kalır her zaman.
sonra toplamaya çalışırsın arkasını, sanki bir ergenmiş gibi.

lotoyu tutturmak gibidir aşk işte.
önce heyecanlanırsın kazandın diye.
sonra kapında birikir sıkıntılar,
işte olmaz.

duramazsın düşünmeden ama anlamazsın da.
bir gider bir gelir çünkü adı aşk ya.
dengeni şaşırırsın, kaybedersin, kazanırsın.
ama bilemezsin işte oyun olmadığını.
aşk öyle değildir işte, gerçekse.


çık işin içinden

canım yanmaz dersin,
tepetaklak olursun.

unutmam dersin,
bir bakmışsın yerini değiştirmişsin.

bulamazsın.

bulduğunda da anlamazsın,
değerini kaybedersin.

tat almaz olur dilin damağın,
yanarsın aslında hiç olmayan bir acıyla.

ya da aslında hep oradadır da,
ulaşamazsın aradığına.

destan olur aklındakiler de,
dökemezsin sözcüklere.
çünkü bilirsin en büyük acılar anlatılmaz dışarıya.

saklarsın kendinden bile,
sevmek istersin de sevemezsin.

dualar edersin ama haykıramazsın boşluğa.
dudakların düğümlenir de susamazsın bir yandan.

kulakların çınlar,
fark edemezsin.

canım daha acımaz dersin de,
kuklalar bile körükler içerideki yangını.

duymaz olursun ama,
anlayamazsın.

çığlık atmak istersin sonra adına,
karabasan dersin.

unuturum belki dersin de,
derin yaralar unutturmaz asla.

dans etmek istersin de yorgun düşersin.
ağrı saplanır kalbine,
kalkamazsın yerinden.

yakar durur hiç yoktan.
 olmaz dersin de oluverir bir anda.
duramazsın.

karar veremezsin ama,
aslında çoktan ilerlemiştir gemi.
el sallarsın arkasından ama görmez.

görmek istemez belki ama,
aklı kalır.

unutulmak istemez,
yine de ağlar...

hayalet

hayalet tüm anılar bende.
insanlar hayalet.

hayal et,
her şeyi unuttuğunu.
 hoş geldin hayatıma.

hayalet tüm insanlar bende.
yaşananlar hayalet.

hayal et
her şeyi.

hayalet tüm acılar bende.
mutluluk hayalet.

hayal et hiçbir şey hissetmediğini,
öyle parçalanmış ki yüreğin,
daha dağılmaz diye düşünürsün.
hayal et bi',
hayalet tüm insanlar sende.

bu gece

suyla kafayı buldum bu gece.
olmayan hayallerimle.
kalp kırıklıklarımla uyumaya çalıştım bu gece.
bir sağa döndüm bir sola.
şarkılarla kafayı buldum bu gece.
yaşananları hatırlamaya çalıştım,
olmadı.
seni sık sık andım bu gece.
o istediğin mektuba başladım,
ne zaman biter,
bilmediğim...
ne zaman değişir yazdıklarım,
ya da aynı mı kalır...
seninle kafayı bozdum bu gece.
sanki diğer gecelerden farklıymış gibi...
ama ağlamadım bu gece,
en azından, yeterince...
ağlayarak uykuya dalmayacağım bu gece.

yemeceler

tutsak mıydı kelimeler bunca zamandır acaba böğrümde ve ben miydim gardiyanı, kaçmasını engelleyen? yoksa hepsi bir tuzak mıydı dökülsün şelaleler diye bir anda? anlayamıyorum insanların her bir yaptığını. sıkıntı bende mi yoksa diğer aciz bedenlerin içine sıkıştırılmış ruhlarda mı? neden her söz ağır olmak zorunda? neden yıkılmak zorundayız katlanamadığımız yerde?
ben miyim tek zayıf karanlıkta ve kuytularda? ben miyim yoksa tek başarısız? yükün altında ezilmekten başka tek çözümün kaçmak olduğunu fark ettiğimde her şey gözüme daha bir korkunç görünmeye başladı. acaba yalnızlığım beni ele geçirecek mi? acaba yiyecek miyim son böcekleri beynimdeki?
yaşamak bu kadar zor olmamalıydı. bana kimse bu konu hakkında bir şey söylememişti. belki de tek amacım buradan geçip gitmekti ama insan fıtratı işte, bir iz bırakmak istiyor. ben ise, yazıyorum. yaşamıyorum ama. yaşamak bu olmamalıydı bence. çünkü eğer kader diye bir şey varsa ve önceden yazılıysa bunu okuyamamamız büyük bir eksi bence. kader mi gerçekten acımasız olan yoksa biz miyiz?
hiçbir şeye katlanamamam benim suçum mu  yoksa artık yükler mi çok ağır gelmeye başladı bilmiyorum. bir yandan artık daha fazla "ben" demek istemiyorum ama bir yandan da bugüne kadar demediğim için nefes alamıyorum.
yaşamak istemiyorum.
bir yandan merak ediyorum.
bence son göz yaşlarım dökülürken zaten yaşlanmış olacağım ve çenemden süzülürken anlayacağım. ne kadar doğruymuş kaderin varlığı ya da bunca zamandır bir kandırmaca içinde miymişiz...
aslında belki de çoktan öldük ve cehennemi yaşıyoruz, adına dünya dediğimizde daha az korkunç geliyor kulağa. tüm o anılar aslında unutuldu ve sanıyoruz ki bunların hepsi mit. nereden biliyoruz ki bu kadar sınırlıyken beynimiz?

Özcan Deniz - Beni Affet

Beni affet 
Kaybetmek için çor erken 
Sevmek için de çok geç 
Beni affet 

Bir adım kalmalı geriye 
Kırılmış şeylerin nihayetine 
Yalnızlığın eşiğinde 
Beni affet 

Ben seni sevdiğim zaman bu şehirde 
Yağmurlar yağardı 
Beni seni sevdiğim zaman bu şehirde 
Ayrılık kurşun gibi ağırdı 

Beni affet 
Şiirler gözlerini 
Şarkılar saçlarını söylemedi 
Beni affet 

6 Mayıs 2017 Cumartesi

of çok karamsar çok

üzerimde bir yük var, tarif edemiyorum. böyle sanki sırtıma oturmuş, omuzlarıma bastırıyor. ara ara burnumu tutuyor, sızlatıyor. gözlerime bastırıyor, kafama vuruyor.... neyin sıkıntısını çekiyorum bilmiyorum ama son zamanlarda ruhsal bağlamda bayağı bir çöküntü içinde olduğumu itiraf etmeliyim...

tek hissettiğim şey mutsuzluk gibi ama tam olarak mutsuzluk koyamıyorum adını. karamsarım evet belki hep öyleydim ama şimdi daha kötü. hiçbir şey yapmayı istemiyorum bu da bulunduğum durumu körüklüyor...

böyle bi' hayattan beklentimin kalmaması, hedefimin olmaması, gelecek planımın olmaması üst üste gelince sanırım yaşamımın hiçbir anlamı kalmadı. yani önceden kötü de olsa, kendi tercihim olmasa da bir hedef vardı, işte liseyi kazan, bitir, üniversite kazan, bitir. şimdi işe gir olması lazım belki ama yok.

ailem taşınmak istiyor ve bunu akıllarına benim koyduğumu iddia ediyor. artık hayır yok bile diyesim yok hiçbir şeye. karşı çıkasım yok, gerçekten hiçbir şeye.

ot gibi uyuyorum, uyanıyorum, yiyorum, sıçıyorum, bilgisayarda oturuyorum; hep aynı döngü. sabahları yatağımdan kalkmak istemiyorum bugün de yaşayacağım diye. istemiyorum ki...

en zoru da bütün bu içimdekileri kendime saklamak. ne en yakın arkadaşlarıma ne aileme oturup bunları anlatamıyorum. psikoloğa görünmek istiyorum ama o da çözüm olacak mı bilmiyorum ve kalkıp gidecek gücüm yok aslında. içim içimi yiyor. beynim kendini kemiriyor.

yaşadığım her an büyük sıkıntılar içine düşüyorum. her bir insanla bir etkileşim bende bir sorun yaratıyor. insanların etrafında olmak istemiyorum bir yandan, bir yandan da aklımı dağıtmalarına izin vermek istiyorum.

herhangi bir hareket beni çok gerebiliyor, özellikle yakınlarımdan gelen. en ufak bir ters algılamamda dünya kararıyor ve bütün günüm solup gidiyor. işin kötüsü, erkek arkadaşım bütün bunları bilmiyor ve bana her aksi davranışında aramızda belli bir mesafe oluşuyor. bitek ben biliyorum geceleri ağlayarak uyuduğumu. gözlerim acıdan şişene kadar...

annem hastalık hastası. hasta olmak onu hayata bağlıyor ve "mutsuzluğu" ile hayata bağlanabiliyor. bütün olaylardan bir kötü sonuç çıkarıyor ve ona üzülüyor. ama onun için sorun yok üzülmeyi seviyor. babam kendi içinde yaşıyor ama bu da ona sorun teşkil etmiyor. bir ara bu hayatın bir illüzyon olduğunu ve ölse bile aslında ölmüş olmayacağını savunuyordu ya da anlattıklarından ben öyle anladım. kendi kafasındaki dünyayı seviyor ve orada yaşamayı tercih ediyor. kim karışabilir ki?

en yakın arkadaşlarım da en yakın arkadaşlarım değil aslında pek. sadece ara sıra görüştüğüm insanlar belki de. neden bilmiyorum ama insanlarla çok yakın olabileceğime inanmıyorum artık. yani ilkokuldan beri "arkadaş" kalabilen insanlar var. benim en uzun arkadaşlığım beş sene olmadı galiba henüz ama o da resmen arkadaşlarımın zorlamasıyla. yani en azından benimle hala görüşmek istediklerine göre "yakın arkadaşım" diyebilirim belki de.

bence bu hayat çok zorlama. gerçekten bir kapatma tuşu olsun isterdim. ha bir daha açar mıydım bilmiyorum ama açma tuşu olsun istemedim zaten....

en yakın arkadaşım yalnızlığım

hasadını toplarken son yağmurların,
yalnızlığımla dertleştik.
kararını verdi son gemi kalkarken,
bir daha dönmeyeceğinin...

gümüş bir yüz hayal ettik,
karanlığın içinde.
parlıyordu bazı yerler,
gözlerinin olması gereken yerde.

tahtasını çakarken son gidenlerin,
yalnızlığımla dertleştik.
dedi ki,
bu yoldan bir daha rüzgar esmez.

bitirdik cebimizde kalan son sigaraları,
bitirdik son liraları.
bitirdik ne varsa içimizde son kalan,
nereye gidiyorsun diye sordu kalkarken.

siyah bir el hayal ettik,
güneşten uzanan.
o kadar parlaktı ki,
gözümüzü aldı, bakamadık...

tanelerini toplarken ağaçların,
birlikte ağladık dökülen yapraklara.
yerlerde aradık kaybolan incileri,
kalbimizden gelip gözlerimizden akan.

danslar ettik çılgınca, sanki yarın yokmuş gibi.
şarkılar söyledik sesimiz birbirine karıştı, sanki bir kişiymiş gibi.
bekledik belki bir umut kalmıştır diye,
giden çoktan gitmişti halbuki...